Ziraatciyiz - Organik Tarım - Tarım Teknolojileri

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Makaleler

İyi Bir Ziraat Mühendisi

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfEn iyi 

1. Doğayı sever.
2. Büro ortamında çalışmayı sevmez.
3. Hangi sorunla baş edebileceğini, başedemeyeceği bir sorunu çözmek için yardım alması gerektiğini bilir. Bu sebeple çözemeyeceği sorun olmadığı güveni ile yaşar.
4. Bir sorunla karşılaştığı zaman onu bütünün parçalarından biri olarak görür.
5. Sorunu karşısına alıp, onu küçük küçük parçalara ayırır.
6. Küçük küçük parçalara ayırdığı büyük sorunun her bir kalemini çözmek için fikirleri ve bilgisi vardır.
7. Sorunun her bir parçasını çözmek için gerekli zamanı bilir ve bu zamanı doğru paylaştırır.
8. Yaptığı programı harfiyen uygular, taviz vermez.
9. Bir sorunu çözmek için teorik bilgi eksiği varsa, bunu telafi edebilecek sağlam kaynakları vardır.
10. Bir sorunu çözmek için pratik bilgi eksiği varsa ilk olarak beş duyu organı ile pasif olarak öğrenmeye çalışır.
11. Bu mümkün değilse ve uygulamayı kendisinin yapması en mantıklısı ise, tüm deneyimi, sabrı, aklı ve azmi ile korkmadan harekete geçer.
12. Her şeyi bilmesi gerekmez. Neyi bilmediğini iyi bilmeli ve yetersiz kaldığı noktada çözüm yöntemleri üretebilmelidir.
13. Yanında sürekli bir akıl defteri bulunur. Notlar alır, hesap yapar.
14. Verimli bir çalışma sonucu, yapacağı yeni uygulama ile ilgili çok güzel bir özet bilgi elde etmiştir, ezbere iş yapmaz.
15. En kötü ihtimalleri mutlaka hesaplamıştır. En iyi ihtimalleri gerçekleştirecek ortamı yaratmanın zaten görevi olduğunu bilir.
16. Kendisi için mesleği üzerindeki konuları çevirebilecek düzeyde yabancı dil bilmesi gerektiğini bilir.
17. Çok geniş kaynak taraması yapabilir. Bilgisayarı bilir. İnterneti çok iyi kullanır. Bilgisayar programları ile, günler alabilecek hesapları kısa sürede bitirir. Zamanın değerini bilir.
18. Bir mühendisin, bir bilgisayar kullanarak, bilgisayarın maliyetini 6 haftada çıkaracağını iyi bilir ve bunu gereken mercilere anlatabilir.
19. Bir mühendistir. Bilim adamı, teknisyen veya öğretmen değildir. Aldığı eğitimin mühendislik eğitimi olduğunun bilincindedir.
20. Mühendislik kelimesinin kökünün hendese olduğunu bilir. Hesap yapar.
21. Sorun çözmenin en verimli yolunun çevre ve dayanışma olduğunu bilir. Bu amaçla organizasyon yapar. Mevcut organizasyonlara üyedir.
22. Başedemeyeceği sorunları çözmek için güçbirliği içine girer. Sesini duyurur.
23. Ekolojik dengeyi korur. Kendisinin de bu dengenin bir kefesinde yer aldığını görür.
24. Sadece kendi bilim dalını bilmekle yetinmez. Ekolojik denge içinde tüm canlıların ve kültürteknik uygulamalarının birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunun farkındadır.
25. İnsan, hayvan ve bitki beslenmesinde çok önemli bir sorumluluk taşıdığının farkındadır.
26. İşini iyi yapmasının, dünyadaki açlık sorununu çözmeye yönelik olduğunun farkındadır. Dünyada açlık (ve/ya fakirlik) çeken her canlının acısını sırtlanarak çalışır.
27. Her üretimin bir atığı olabileceği gerçeğini kabullenir. Ancak doğa içinde her atığın, başka bir üretim dalının hammaddesi olduğunu bilir. Her atığı en iyi şekilde değerlendirmek için çaba gösterir.
28. Kendi görevlerini en iyi şekilde yapmadan, şikayet etmeye de hakkı olmadığının farkındadır.
29. Erozyon; ozon tabakası; su dengesi, bitki, hayvan, insan hastalıkları; radyoaktif maddeler konusunda duyarlıdır. Sorumluluğunu bilir.

Son Güncelleme: Cuma, 15 Ekim 2010 18:29
 

Nohut Tarımı

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 

Nohut Tarımı

Yurdumuz nohudun anavatanıdır. Nohut, danelerin içerdiği yüksek protein miktarlarından dolayı besleyicidir. Nohut nadas alanlarının değerlendirilmesinde, buğday ve arpa ile münavebeye giren yemeklik dane baklagil bitkisidir.Yurdumuzun nohut yetiştirilen bütün bölgelerinde kışlık hububatın hasadından sonra ve sonbaharda yağmurlardan önce, soklu pullukla 15-20 cm derinlikte ilk sürüm yapılır ve ekim zamanına kadar beklenir. Ekimden önce ikinci toprak işlemesi, tarla toprağı tava gelir gelmez, kazayağı ve tırmık veya diskaro ve tırmık ile yapılır. Böylece düzgün bir tohum yatağı hazırlanmış olur.Nohut bir baklagil bitkisi olduğundan azot ihtiyacının önemli bir kısmını köklerindeki Rhizobium denilen bakterilerin oluşturduğu yumrucuklardan sağlar. Bu nedenle nohudun azotlu gübre ihtiyacı azdır. Nohudun ekimi mibzerle yapılacaksa tohumla beraber dekara 12 kg taban gübresi verilerek bitkinin Azot ve Fosfar ihtiyacı karşılanmış olur. Ekim mibzerle yapılmıyorsa gübre, tohum atıldıktan hemen sonra tarla yüzeyine serpilir. Ardından kazayağı veya diskaro ile toprağa karıştırılır. Eğer tarlada ilk defa nohut ekimi yapılacaksa bu durumda tarlanın Rhizobium bakterisiyle aşılanması yararlı sonuçlar verir.Çiftçilerimiz genellikle ıslah edilmemiş karışık tohum kullanırlar. Bunlar nohudun en büyük problemi olan Antraknoz hastalığına karşı hassastır. Bulut Çaldı ve Yel Vurdu da denilen bu hastalık, tohumla bulaştığı için hastalıksız tohum kullanmak çok önemlidinr. Çiftçilerimiz ürünlerini bu hastalıktan korumak için geç ekim yapmakta ancak bu durumda verimde düşmeye yol açmaktadır. Tarımsal Araştırma Kuruluşlarınca geliştirilen Antraknoza dayanıklı ve soğuğa toleranslı çeşitler erken ekildiklerinde verim artışı sağlanmaktadır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi için bugüne kadar ILC-82 ve DİYAR-95 nohut çeşitleri geliştirilmiştir. Kullanılacak tohumluk saf ve çimlenme gücü yüksek olmalıdır. Toprakaltı zararlılarına karşı, ekimden önce ilaçlanmalıdır.Güneydoğu Anadolu Bölgesinde nohut erken ilkbaharda ekilir. Yurdumuzda serpme ekim yaygın olarak kullanılıyor ise de, mibzerle sıraya ekim tercih edilmelidir. Ekimden sonra tarla yüzeyine merdane çekilirse, çıkış hızlı ve düzgün olur. Havalı mibzerle ekimde merdane çekmeye gerek yoktur. Mibzerle ekimde sıra arasının 45 cm bırakılması, makine ile çapa yapılmasına imkan verir.Yabancı otlara karşı, küçük tarlaya sahip çiftçiler elle ot temizliği yapabilirler. Ancak hem tarla büyük, hem de yabancı ot fazla ise, kimyasal ya da mekanik yollarla mücadele yoluna gidilmelidir.Nohutta dane dökme problemi azdır ve iyice olgunlaşan bitkiler sökülerek hasat edilir. Araştırma Kuruluşlarınca geliştirilen uzun boylu çeşitler biçerdöverle de hasat edilebilir. Elle ya da biçerdöverle hasat edilen bitkiler, yığın halinde tarlaya bırakılır. Daha sonra nohut harman makinesiyle harman yapılır. Harman sonunda elde edilen mahsul selektörden geçirilerek içindeki taş, toprak ve yabancı ot tohumları gibi yabancı maddeler temizlenmelidir.Nohudun konulacağı depo mutlaka temiz, hastalık ve zararlılara karşı ilaçlanmış olmalı ve depolanacak nohut iyice kurumuş olmalıdır. Nohudun depolanmasında yüksek sıcaklık ve nispi nem, canlılığın korunması için çok önemlidir.
 

Savaşın Öbür Yüzü: Diğer Tabiat Varlıklarına Etkisi

e-Posta Yazdır PDF

Savaşın Öbür Yüzü: Diğer Tabiat Varlıklarına Etkisi

Savaşın Öbür Yüzü: Diğer Tabiat Varlıklarına EtkisiProf. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre; savaş devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştiği silahlı mücadele veya muharebe olarak ifade edilmektedir. Cicero ise “Savaşta yasalar susar” der. Her ne kadar akıl ve bilgi çağında olduğumuzu düşünsek de halen sorunları konuşarak yani diyalog ile çözülmesi beklenirken diyalog yerine düellonun tercih ediliyor olması çağımıza yakışmıyor. Ünlü Carl von Clausewitz’in “Savaş Üzerine” adlı eserinde ise savaş şöyle ifade edilmektedir: “Savaş, çok genişletilmiş bir düellodan başka bir şey değildir”. Savaş aslında satrancın geniş bir alanda gerçek silahlarla yapılanıdır. Savaş, düşmanı irademizi kabule zorlamak için bir kuvvet kullanma eylemidir. Tek tek yapılan düellolar kavga, çok sayıda düellocu işin içine girince savaş oluyor. Clausewitz “savaşın karakteri onu oluşturan düşüncelerle yönetilmektedir” diyor. Savaşı kazanmak ve güçlü olmak için iyi siyaset yapmak ve asker beslemek gerekiyor. Dolayısıyla Clausewitz’in de dediği gibi savaş “siyasetin farklı araçlarla sürdürülmesi” yani askeriyenin siyasi gücünü göstermesidir. İnsanın insanla mücadelesi veya diğer canlıların kendi aralarında verdikleri mücadele aslında içgüdüsel olarak var olmasının veya yaşamını sürdürmesinin kaynağı olan bir tür çekişmedir. Daha doğrusu sürdürülebilirliğini garanti altına alma mücadelesidir. Bu çekişme kan dökmeye dönüştüğü zaman adı savaş olur. Bu savaştaki amaç beslenme, üreme ve yaşama alanını genişletmektir. Diğer canlıların tersine içgüdüsel olarak hareket etmeyen insan ise, insan olma sürecinde bu savaşa bir de ben duygusunu katarak zorunlu beslenmenin dışında kendisini kabul ettirmeyi de sisteme katmıştır. Tacitus ise “İnsanlar yalnız inandıkları zaman savaşsalardı savaş çıkmazdı” demiştir. Bir tür doğu öğretisi olan ve Japonca’da reiki veya “rei” olarak ifade edilen ruhsal bilgelik öğretisinin amacı bireyin kendini tanımasını sağlamak ve onu egoları ile yüzleştirmektir. Bu öğretide dünyada yaşayan tüm insanlar aynı hak ve özgürlüklere sahiptir ve kimse kimseden üstün değildir. Bu yüzden bütün zenginlikleri ortak paylaşmalıyız ve ihtiyacı olanlara sunmalıyız. Bu da ancak kişinin egosunu yıkarak yani kendisini aşması ile gerçekleşir. İnsanlık tarihine baktığımızda bildiğimiz düşün, felsefe ve doğa bilginlerinin bütün amacı da bu değil miydi? Bakın Goethe, Storm, Shakespeare, Maugham, Nash, Sokrates, Platon, Aristoteles, Konficius, R. Tagor, Gandi, Erasmus, Descartes, Mevlana, Yunus, Hacıbektaş Veli gibi düşünce ustaları ve benzerlerinin hepsi insanı merkeze alarak insanın sahip olduğu yaşam enerjisini ömrünü daha sağlıklı ve mutlu geçirecek şekilde bilinçli ve düzenli olarak kullanmasını öğretmişlerdir. Hepsi yaşamalarında (felsefelerinde) akıl zenginliğinin para zenginliğinden daha kıymetli olduğunu işlemişlerdir. Kişilerin her şeyleri var, fakat gözleri aç; egoları, kişileri dünyanın öbür ucundan ta buralara kadar maceraya sürüklemektedir. Ego deyince insanın doğuştan getirdiğine inanılan bu olguyu yeterince tanımadığı, fakat yaşam içerisinde gelişerek olgunlaşması doğayı ve kendisini tanıması ile biraz törpülenmektedir. İçine sürüklendiğimiz şu anlamsız savaş süreci de bunun bir göstergesi olsa gerek. Dünyadaki demografik dağılım ve birim km2 başına insan sayısı ve doğal zenginlikler yönünden belki de en şanslı ülkelerden biri olan ABD bunca zenginliğine karşın kendisi ile hiçbir coğrafi komşuluğu olmayan Ortadoğu petrollerine ve bölgenin diğer zenginliklerine sahip olmak istemektedir. Neden? Niçin? Bu kadar kan ve gözü yaşlı insanın geniş bir coğrafyada halen bütün olarak olup bitenden haberi olmayan bir durumda savaşların mağduru olması neden? İnsanı doğadaki tüm canlılarla bir tutarsak, bugünkü konumuna, esas amacından uzaklaşarak buralara nasıl geldiğini de daha iyi anlarız. İnsanın savaşlar konusundaki deneyimi tarihleri kadar eskidir. Bir zamanlar ipek, pamuk ve keten için verilen perde arkası savaşlar bugün petrol için verilmektedir. Yani son yıllardaki savaşlara baktığımızda, tamamının temelinde “enerji” kaynaklarının ele geçirilmesi, enerji kaynaklarına farklı bir şekilde ulaşma olduğunu açıkça görebilmekteyiz. Afganistan’da değerli taşlar, Irak ve Venezuela’da petrol, Afrika'da elmas ve petrol bölgeleri sürekli savaş sürecinde. Hindistanlı doğa filozofu veya bir tür doğa tarikatı kurucusu olan Jiddu Krishnamurti’nin beğendiğim “Dünyayı sevmiyoruz ondan yalnızca yararlanıyoruz” sözü çok yönlü olarak günümüz olaylarını aydınlatacak düzeydedir. İnsanın bilinçli kısa yaşam tarihi incelendiğinde son 10 bin yıldır ekonomik çıkarları için birbirini boğazlamakta olduğu savaşlar yoluyla ön plana çıktığı görülmektedir. Bu kavgadır ki insanın insan üstünlüğü için her tür savaş teknolojisini geliştirdi. Bir zamanlar birbirlerine ok fırlatan yerliler sonra kılıç daha sonra tüfek, top ve nihayet askerler karşı karşıya gelmeden kıtalararası füzeler fırlatarak birbiri üzerine üstünlük kurmaya çalışmaktadır. Bugün bu kavgada kişinin fiziksel gücü yerini beyin gücüne bırakmış durumdadır. Köroğlu’nun dediği gibi “tüfek icat oldu mertlik bozuldu”. Tabii bu arada modern savaşların doğa üzerinde yarattığı tahribat rakamlarla ifade edilemeyecek kadar yüksek düzeydedir. Savaşı kazanmak için kullanılan radyoaktif bombalar, yakıcı alev bombaları, kimyasal ve biyolojik silahlar doğa üzerinde bir daha yaşanmayacak şekilde derin tahribat yaratmaktadır. Japonya’ya atılan atom bombasının etkisi halen sürmektedir. Savaş belki de insanı öldürerek kontrolü sağlamaya çalışmaktadır fakat savaşın bir de diğer mağdurları vardır ve esas tahribat doğaya yapılmaktadır. Savaşın diğer mağdurları yeryüzü coğrafyanın dağılımında kendi yaşama alanları dışında hiçbir sınırdan ve haritadan haberi olmayan diğer bitki ve hayvan türleridir. Ansızın yok edilen yaşam ortamlarında daha önce hiç tanışmadıkları değişik zehirleyici ve öldürücü gazlar ve şarapnel parçaları ile karşılaşmışlardır. Bir çok canlı türü bombaların, füzelerin ve uçakların sesinden ürkerek alanlarını terk etmektedir. Yaşama alanları kirletilen veya yok edilen bu canlıların bir çoğu endemik ve bir başka bölgede yaşama şansları sınırlıdır. Bilindiği gibi savaşın olduğu bölge göçmen kuşlarının uçuş yolu üzerindir. Amerikalıların kuşların uçaklara zarar vereceğini düşünerek havada imha ettiği rapor edilmektedir. Özellikle mevsimin ilkbahar olması ve kuşların kuzeye doğru göçlerinin başlaması nedeniyle çok sayıda kuşun öldürüldüğü söyleniyor. Yıllardır Adana İncirlik hava üssünde kuşların uçaklara zarar vermemsi için öldürüldüğünü ve bazı sesler gönderilerek hava alanı çevresinden uzaklaştırıldığını duyuyorduk ancak, 9 Mart 2003 tarihli Milliyet gazetesinde Can Dündar “Önce leylekleri vurdular” adlı yazısında konuyu kamuoyuna taşıyarak, savaşa katılacak uçakların zarar görmemesi için leylekleri silahlar ile öldürerek ortamdan uzaklaşmasını sağlamaktadırlar. Savaşı kazanmak için bazen doğa, aracı olarak kullanılmaktadır. Basına yansıyan bilgilere göre, Amerikan ordusu çok sayıda yunus, foks balığı, tavuk ve güvercinin değişik amaçlar için orta doğuya ve Hint okyanusuna getirdiği yazılmaktadır. Yine örnek olarak; Körfez Savaşı sırasında çevreci güçleri Irak yönetiminin üzerine sürmek ve kendilerine destekçi bulmak için, Kaliforniya kıyılarında bir tankerden sızan petrol artıkları ile cebelleşmiş ve artık yürüyemeyecek düzeyde yorgun düşen bir karabatak kuşu körfezde Irak yönetimin petrol kuyularını denize akıtmasının bir kurbanı olarak bütün dünya medyasına sunuldu ve ne yazık ki çoğumuz buna inandık ve üzüldük. Fakat sonradan anlaşıldı ki bu bir savaş oyunuymuş. Savaş sırasında Irak yönetimi Kuveyt'ten çekilirken yüzlerce petrol kuyusunu ateşe verdi; ortama salınan dumanların etkisi bütün Ortadoğu ve Türkiye'de günlerce hissedildi ve bu toksik gazlar başta atmosfer olmak üzere toprak ve bitkileri kirletmiş oldu. Bugün yine petrol kuyuları sabote edildikleri için gök yüzüne toksik gazlar saldıkları bütün medyada görülmektedir. Bu durumda doğal çeşitliliğin savaşlarca yok edilmesine kaşı duruş noktası, savaş karşıtlarının nirengi noktalarından biri olmalıdır.Çoğumuz Vietnam’da, 1991 Körfez Savaşı’nda, Bosna’da, ve Afganistan’da son yıllarda atılan yakıcı silahların zararlı etkisinden hangi makro ve mikro canlıların zarar gördüğünü bilmiyoruz. Dünyanın bu bölgelerinde yaşayan ve eğitim düzeyi düşük olan bu insanlardan dünyanın kaç bucak olduğunu hayal bile edemeyen kaç kişi askere alındı ve öldürüldü? kaç çocuk gözlerini hayata açmadan öldü? Bugün bütün dünya televizyonları her gece yeni üretildiği ve kullanıldığı söylenene yüzlerce kg ağrılığındaki bombaların tahrip ettikleri alanlarda ölen çocuk, kadın ve yaşlıların resimlerini göstermektedirler. Pekala dünyadan haberi olmayan ve bu savaşta hiçbir sorumluluğu olmayan kaç kişi daha ölecek? Bunun hesabını kim verecek?İnsanın enerji kaynaklarını elde etme sevdası ve hırsı, beyaz insanın deniz aşırı ülkeleri kontrol altına alma kavgasını doğurmuş ve körüklemiştir. Tıpkı uzaya yolculuk ve uzay teknolojisi alanında yaratılan teknolojik gelişmeler gibi. Fakat bu kazanımlar kaybedilenlerin yanında yine de küçük kalmıştır. Beyaz adamın enerji kavgası kendisini en iyi Amerika kıtasında Kızılderililerle girdiği savaşta gösterdi. İlkel olarak adlandırılan yerli ile modern adamın toprak kavgası şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Kızılderili reisi Seattle'in, 1854'te, kendi topraklarını istila eden beyaz adamların (adem oğullarının) liderine yani ABD Cumhurbaşkanına yazdığı mektupta yaşamın kaynağının toprak olduğunu ve bunun vazgeçilmezliğini vurgulamaktadır. Bugün bu olgu halen devam etmektedir. Maalesef bugünkü durumu analiz edemeyen doğal çeşitliliği ve yaşamın sürdürülebilirliğini bilmeyen ama bir şekilde iktidara gelmiş bir çok insan güçlü; mazlumlar, evinde, işinde olan insanlar ise zayıf durumdadırlar. O zaman savaşı Beyaz adam kazandı; fakat insanların gönlünde savaşı yerli, ilkel ama bir o kadar da onurlu ve ilkeli Kızılderili uzak görüşlülüğü ile kazandı.Benzer şekilde Reiki öğretisinin en önemli duası ise; “Bugün dürüst olacağım; tüm varlıklara karşı nazik ve saygılı olacağım”. Tüm canlılara karşı saygılı olmak için savaşa karşı olmak gerekir. Huxley “Savaş kesinlikle bir ‘doğa yasası değildir” diyor. Darwin “Doğaya karşı olan hiçbir şey uzun zaman yaşayamaz”. Doğada her zaman bir denge vardır ve insan bencilliği katılmadığı sürece bu denge korunacaktır. Ancak insanın sınır ve yasa tanımaz arzusu sonucu oluşan savaşlar doğa (bitki ve hayvan nesillerinin) tahribatına neden olmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk ise “Ulusların yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir”.Biyologların bildiği gibi bu bölge ve coğrafya fesleğenler, hurma ağaçları, asma bahçeleri, leylekler, horozlar, develer, yılanlar ve ceylanların ana yurtlarıdır. Yakın geçmişte bu bölgede endemik bir yılan türü bilimsel makalelere yansıdı. Yanı başımızdaki Amanos Dağları ve bölge bir çok endemik bitkinin merkezi olması nedeniyle olası bir savaş ve yangın durumunda veya toksik gazlar bu bitkilere zarar verecektir. Ayrıca Toros dağ sıralarında bulunan doğal hayvanların ölmesi veya ortamı terk etmelerinin yaratacağı dengesizlikler onarılamayabilir. Bu canlıların yaşam için ne anlama geldiğini ancak ekolojinin önemini bilenler anlar. Bu coğrafyada yaşayan ve bir bitki besleme bilimcisi olarak biyolojik çeşitliliğin ne anlama geldiğini bilen bir bilim adamı olarak bu canlıların avukatlığını yapmak isterim. İnsanlık tarihinin bir tarım tarihi olduğunu düşünen ve bu konuda araştırmalar yapan bir bilim insanı olarak yaşamın şekillendiği ilk coğrafyalardan biri olarak bilinen ve 8.000 yıllık insanlık birikimi olan ve halen yer altında çıkarılmamış binlerce yerleşkesi olan Mezopotamya’nın (Yunanca’da “mezo (orta, ara)” “potamya (nehirler)” anlamına gelen “iki nehir arası”) bu şekilde göz göre göre tahrip edilmesine kimin gönlü razı olur? Dünyanın en eski kentlerinden olan “Urak”un kıyas kabul edilmez olarak İncil’de bahsedilen kent bu bölgede bulunmaktadır. Asur saraylarının bulunduğu görkemli Ninova kentleri, Abbasi sarayları bütünüyle bu bölgededir. İnsanlığın ekmek kavgası dediği ekonomik ve ego savaşları bu bölgede binlerce defa yaşandı. İnsanlık tarımı, ticareti, yazıyı bu topraklarda yarattı. İlk devlet bu bölgede kuruldu. Matematik, cebir, kimya, çanak-çömlek sanatı bilgileri bu topraklardan dünyaya yayıldı. Bugün saat sisteminde kullandığımız 12’lik sistem Babiller tarafından bulunmuştu ve halen kullanılmaktadır. Bölge önemli derecede tarihi eserlerin bulunduğu zengin bir mirasa sahiptir. İnsanlık tarihinin en önemli süreçleri bu bölgede meydana gelmiş olup, halen bilinmeyen bir çok alanın araştırıldığı arkeologlar tarafından belirtilmektedir. Tesadüfen yakın geçmişte “Zaugma” Fırat'ın kıyısında bulundu. Düşününki daha niceleri halen yer altında bulunmaktadır. Bütün kutsal kaynakların beslendiği, Gılgamış destanının beslendiği Sümer uygarlıkları ve onların insanlık tarihini oluşturmadaki kilometre taşları bu topraklarda atıldı. Dünyanın birkaç harika eseri nemrut, babil bahçeleri bu bölgede bulunmaktadır. Halen bulunamayan River of Eden (Cennet vadisi), Nuh’un Gemisi’nin bu bölgede olduğu bilinmektedir. Bütün bunlar hepimizin atalarının geçmişini nereden geldiklerini ve nereye yöneldiklerini göstermektedir. Yarın insanlığın ortak mirası olan ve geçmişini aydınlatacak bu tarihi eserlerin tahribinin hesabını kim verecek?. Hangi akıllı füzeye güvenerek dünyada bir başka eşi olmayan tarihi eserleri, sarayları, müzeleri orta yerde bırakabiliriz? Hiçbir savaşın getirisi bu değerlerden daha kıymetli olamaz. Nihayet basına yansıyan bilgilere göre, içinde çok önemli tarihi eser bulunan bir müzenin bugün vurulduğu belirtilmektedir.Tarih ve coğrafya bilgisi zayıf olduğu söylenen ABD Başkanı George W. Bush Jr’ın bu bölge hakkında ne kadar bilgisi var? Bölgede çıkan bu savaşın sınırlı alanla kalmayacağı bir çok ülkeyi etkileyeceği bilinmektedir. Bu savaşta şu ana kadar kullanılmayan son teknoloji silahların kullanıldığı bizzat savaşa katılan ülkelerin yetkilileri tarafından belirtilmektedir. Değişik dalga boylarında ışınlar ile yapay şimşekler yaratılarak elektronik araçları ve insanların sersemleştiren Enerji bombaları kullanmayı düşündüğü söylenmektedir. Lazer ışınları ile araçların hareket edemeyeceği biçimde lastiklerinin yerinde eritilmesi. Tabii bütün biyolojik organizmalarında anında eritilerek yok edilmesi mümkün olacaktır. Belki basına yansımayan bilinmeyen yeni silahları da kullanılarak insanın dolayısıyla diğer canlıların hareket yetenekleri ortadan kaldırılmaya çalışılacaktır. Birinci körfez savaşında uranyumlu bombalar yanında halen açıklanmayan bazı gazların kullanıldığı ve bunların savaşa katılan askerlerin beyin ve sinir sistemlerini çökerttiği söylenmektedir. Bu savaşta seyreltilmiş uranyum bombalarının kullanılacağı ve bunun da bölgedeki insanlar ve başta kanser olmak üzere tedavisi zor olan bir çok hastalığın ortaya çıkacağı belirtilmektedir. Acaba bu bölgedeki diğer hayvanlar nasıl etkilenecek. Sorumlu bir yurttaş olarak kendimi sorumlu hissediyorum. Aklım ve bilgimi kullanarak ve bilinçli bir yurttaş olarak bu bölge ile hiçbir ilişkisi olmayan bir başka gücün hiçbir maddi ve manevi dayanağı olmaksızın bölgemde dünyayı hiçe sayarak çıkardığı ve hiçbir haklı nedeni olmayan savaşın benim de maddi ve manevi olarak zarar göreceğim kesin. Hepimizi TV ekranlarının başında atari filmi izler gibi canlı savaş görüntüleri ile başta çocuklar olmak üzere hepimiz binlerce km ötede cehennem bombaları ile vurulan insanların ölülerini izleyerek psikolojimiz allak bulak olmaktadır. İnsanlığın bilgi çağında akla mantığa gelmeyen bu savaşa izlemek dehşet verici. Euripides “Akıllı insan savaşı önlemelidir” der. Einstein ise “Ben barış için savaşmak istiyorum” diyor. Stefan Zweig ise “Savaş akılla ve sağduyu ile bağdaşmaz. Savaşa karşı savaşmak gerekir” diyor. Yine Einstein “İnsan, savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna ölse, daha iyi değil mi? Savaş için hiç direnmeden verdiğimiz kurbanları, barış için de vermeye hazır olmalıyız” diyor. Jean Paul Sartre “Savaşlar önlenmese, silahlanma tekniğindeki hızlı gelişmeler, insanlığın kendi kendisini yok etmesiyle sonuçlanacaktır”. Düşünür, yazar, ABD Columbia Üniversitesi öğretim üyesi prof. Edward Said İsrail’in Filistin’e uyguladığı savaşa karşı tutumunu İsrail sınırına sembolik olarak dünya kamuoyu önünde taş fırlatarak karşı çıkmıştır. Platon “Yeryüzünün iki gücü vardır akıl ve kılıç. Çoğu zaman akıl kılıcı yenmiştir” der. Belki de Edward Said aklın yolunu göstermek için yazdığı onlarca makalesi ile birlikte Amerika’dan Filistin’e giderek İsrail sınırında karşı duruşunu göstermiştir. Toplum bizlerden üniversitelilerden savaş konusunda ne düşündüğümüzü göstermemizi beklemektedir. Üniversitelerin araştırma, eğitim ve öğretim yanında bir diğer görevi de toplumu aydınlatmak ve bilgilendirmektir. Yalçın Bayar 15 Şubat 2003 tarihli Hürriyet gazetesindeki köşesinde bir okuyucunun “YÖK ve Üniversiteler milli meselelere çok hassaslar, acaba bizim ile hiçbir alakası olmayan ve bizi etkileyen bu savaş konusunda ne düşünüyor” diye soruyor. Bu ve benzeri sorular hepimize sorulmaktadır. Acaba insanlığın bilim adamı olarak omuzlarıma yüklediği sorumluluğu ne ölçüde yerine getiriyorum diye kendimi sorguluyorum. Çıkarım için güçlüden yana mı olayım, yoksa doğrudan ve haklıdan mı yana olayım diye düşünüyorum. Güçlü bugün Bush, Saddam gibi silaha, paraya ve sahip oldukları otoriteye dayananlar ve onların bir avuç alkışlayıcıları!. Doğru ise bu coğrafyada binlerce yıldır birlikte yaşayan insanlar, hayvanlar ve bitkilerdir. Küçük çıkarı için güçlüden yana olmak veya karşı durmak bir kişilik sorunudur. Baskılara boyun eğmeyen, başkalarının sırtından çıkar sağlamayan, kendi değer yargıları doğrultusunda kişilikli olmayı, tutarlı düşünce ve davranış sergilemeyi, onur ve saygınlığı ön planda tutmayı esas alan, esen rüzgara göre yelken açmayan, rüzgargülü olmayan bir kişilik şekli gereklidir. Kişilikli davranışlar kişiye saygınlık kazandırır. Onun, bunun uyduluğuna soyunmuş, bağımsız karar alamayan, ilkeli davranmayan bir kişi, toplum ve devlet indinde saygınlık kazanamaz ve güven yaratamaz. Bireylerin kişiliği gibi toplumların ve kurumların da kişilikli davranışları bulunmaktadır. Stratejisi ve amacı belirlenmiş istikrarlı gelişen kurum, kuruluş ve devletlerin içeride ve dışarıdaki saygınlığı her zaman yüksektir. Bunu hayatı boyunca cepheden cepheye savaşmış komutan Mustafa Kemal daha iyi gördüğü için “benim karakterim özgürlüktür” diyerek Türk ulusunun kendi kaderini kendisinin çizmesini ve kendi ayakları üzerinde durmasını savunmuştu. İsmet İnönü, Kıbrıs konusunda Türkiye’yi sıkıştıran Amerikan Cumhurbaşkanı Johnson‘a yazdığı mektupta ”Dünya yeniden şekillenir, Türkiye de yerini alır” diyerek kişilikli ve bağımsızlıkçı bir tavır sergilemiştir. Sonuç olarak günümüzde kavga komşu ile sınır adına değil, enerji kimde ise onunla ve üleşen vampirler arasında yapılıyor. Şu anda ABD-İngiltere cephesi bir yanda, dünya diğer devleri öbür yanda savaşırken, bölge halkı ise çaresiz elleri kolları bağlı, her gün içeriğinin ne olduğunu bilmedikleri ilk defa kullanılan binlerce tonluk bombanın başlarına nasıl ve hangi yönden yağdırılacağını beklemektedir. Ve her biri bugün de ölmedim diyebilmeyi bekliyor, soğuğa, açlığa, susuzluğa, ilaçsızlığa ve ölümüne yoksulluğa rağmen! Bizler ise sıcak odamızda TV karşısında savaş oyunu izliyoruz. Savaşın diğer mağdurları olan zavallı hayvanlar ve yerinden oynama şansı olmayan bitkiler ise ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyecekleri insanoğlunun ekonomik egosuna kurban gitmektedirler.Söz konusu olan savaşın bir psikolojik savaş olup az gelişmiş (yalnızca silah sanayi değil bilgi birikimi olarak da) ülkelere ve toplumlara karşı eşit olmayan koşularda bir süper güç tarafından verilmekte olan bir savaştır. Bir tarafta Irak’ın elindeki silahları toplayacaksın, diğer tarafta kendin atom bombası dahil her türlü teknolojik silaha sahip olacaksın. Bilgi birikimi ve bilimsel alt yapısı olmayan Irak’a yıllar öncesinden önce komşuları ile düşman ettirildi. Sonra her türlü biyolojik ve kitle imha silahları, füzeler sattırıldı ve sonra da 8 yıl boyunca İran ile savaştırıldı daha sonrada Kuveyt'e girersen sesimi çıkarman denildi. Şimdi de sende kitle imha silah var deyip Irak savaşa sürüklenmiştir. Bu arada bütün dünyaya medya dahil her türlü rüşvet ve hile yollarına başvurarak savaş kazanacaksın. Bu nedenle bu savaş ahlaki değildir. Hazretli Muhammet savaş hiledir; hileden ibarettir diyor. Savaşı kazanmak için karşı tarafın moralini bozmak için her türlü yalan ve yanlış bilgi verdikleri hepimizin dikkatinden kaçmamaktadır. Bu savaş teknolojik üstünlük ile kazanılabilir. Fakat hiçbir zaman insanların beyninde ve gönlünde kazanılmış bir savaş olmayacaktır. Neruda “ Savaşa ait ne varsa savaşı da alıp gitsin” der. Brecht de “ Bir gün gelecek, oh diyecek insanoğlu. Silahları bırakın, artık ihtiyaç kalmadı” diyecek. Bu günleri görmek dileği ile.Herkesin her türlü savaşa karşı daha duyarlı olması dileği ile.....
 

PAULOWNIA YETİŞTİRİCİLİĞİ

e-Posta Yazdır PDF

PAULOWNIA YETİŞTİRİCİLİĞİ

Giriş: Paulownia Çin’de yaşayan, çok hızlı büyüyen, içinde ülkemizin de bulunduğu Kuzey Yarıküre’de yaklaşık 24 milyon dekar arazide ve özellikle kerestesi için yetiştiriciliği yapılan bir ağaçtır. Ortalama ömrü 70 yıl olup, 5 yılda ekonomik kesime gelebilmekte ve ertesi yıl kesim yerinden tekrar sürmektedir. Dolayısıyla bir kere dikim yapıldıktan sonra aynı bitkilerden 60-70 yıl kadar verim elde edilebilmektedir.İklim İstekleri: Paulownia ülkemizde kışı çok sert geçen yerler hariç, hemen hemen her yerde, genellikle kavak yetişen yerlerde yetiştirilebilmektedir. Paulownia tomentosa –20 oC, P.elongata-18 oC, P.fortunei ise –10 oC’ye dayanabilmektedir. Günlük ortalama sıcaklık +8 oC olduğunda gelişme başlar ve 24-29 oC’de en iyi gelişme görülür. Paulownia bol ışıklı yerleri sever. Fidanlar % 70 oranında gölgede kalırlarsa ölebilirler. Yağışın düzenli olduğu yerlerde 500-2000 mm yağış alan alanlarda sulamaya gerek yoktur. Kuvvetli rüzgar alan yerlerde özellikle genç ağaçlar ve fidanlar zararlanabilirler. Bu nedenle, kuvvetli rüzgarlı yerlerde ya rüzgar kıranlar tesis edilmeli daha sonra Paulownia dikilmeli veya tesisten vazgeçilmelidir. Toprak İstekleri: Paulownia ağacı, hafif killi, kumlu, geçirgen topraklardan hoşlanır. Bitki besin maddesince fakir olan topraklara dayanıklı olmakla birlikte, zengin topraklarda çok daha iyi gelişir. Toprakta taban suyu seviyesi 1.5 m’de yukarıda olmamalıdır. Bitkinin dinlenmede olduğu kış aylarında, birkaç günlük toprak üstündeki su göllenmesi köklerin boğulmasına neden olabilir. Toprak ph’sı 5.5-8.5 arasında olmalıdır. Dikim: Dikim ilkbaharda son donlar bittikten sonra başlar ve sonbahar ortalarına kadar devam eder. Ancak Antalya,Adana gibi sıcak bölgelerde yaz aylarında fazla sıcaklık nedeniyle dikimden kaçınılmalıdır. Bunun yanında bu bölgelerde kış aylarında da dikim yapılabilir. Fide veya fidanlar tüplü olmalıdır. Dikim sıklığı, yetiştirme gayesine göre değişebilmektedir. Şayet 8-12 yıllık bir yetiştiricilikten sonra kesim yapılacaksa 4x6 m ; 5-6 yıllık bir yetiştiricilikten sonra kesim yapılacaksa 4x4 m; sunta veya kağıt sanayine yönelik bir yetiştiricilikle her yıl kesim yapılacaksa 2x2 m veya 2x1 m aralık ve mesafe ile dikim yapılmalıdır.Dikim de önce toprak işlenir, çukurlara yanmış ahır gübresi verilir ve fidanlar dikilir. Dikimden sonra mutlaka can suyu verilmelidir.Sulama : Paulownia suyu seven bir bitkidir. Toprak nemi çok düşük veya çok yüksek olmamalıdır. Bitki susuz bırakılmamalı ancak her gün ve çok fazla su verilirse kökler boğulur ve bitki ölür. Toprak devamlı nemli bulundurulur. Genellikle kumsal topraklarda ve sıcak havalarda haftada bir sulama yapılır. Sulama fidanların etrafına yapılan çanaklara, biraz gelişmiş ağaçlara ise karık usulu ile yapılır. Kökleri oldukça derine indiğinden ilk 2 yıldan sonra genellikle sulamaya gerek kalmaz, ancak bitkiler devamlı gözlenir ve yapraklarda pörsüme görüldüğü taktirde hemen sulama yapılır.Gübreleme : Paulownia çok hızlı büyüyen ve geniş yapraklara sahip bir bitki olduğundan yüksek azota ihtiyaç gösterir. Dikimle toprağı N.P.K. içerikli temel kompoze gübre verilir. Daha sonraki yıllarda ilkbahar aylarında genellikle azotlu gübrelerle gübreleme yapılır. Bu dönemlerde azotlu gübreler tek olarak kullanıldığında daha etkili olmaktadırlar. Budama : Fidanlar dikildikten sonra oldukça hızlı bir büyüme görülür. İlk yıl dikim zamanına da bağlı olarak 4-5 m boya kadar çıkabilir. Büyüme esnasında yaprak koltuklarından çıkan yan sürgünler bir kaç santimetre olunca koparılmalıdır. Ancak yapraklara zarar verilmemelidir. Ertesi yıl bitki erken ilkbaharda toprak seviyesinden kesilir. Bitkide dipten yeni sürgünler gelir. Bunlardan en kuvvetlisi bırakılır, diğerleri koparılır. Bırakılan sürgün çok hızlı büyür ve yıl sonunda 7 m boya kadar çıkabilir. Bu bitki üzerinde 75-80 cm boyunda yapraklar meydana gelir, ve bunların koltuklarında tekrar sürgünler görülür. Bu sürgünler de düzenli olarak koparılmalıdır. Ancak yapraklar koparılmaz ve zararlanmamalarına dikkat edilir. Bu yapraklar zararlanırsa veya koparılırsa büyüme yavaşlar. İkinci yıl bitkinin bu hızlı büyütülmesi çok önemlidir. Çünkü ağacın en kaliteli kerestesini bu kısım oluşturacaktır.Soğuklarla birlikte bitki dinlenmeye girmekte ve yapraklar dökülmektedir.Kış aylarında en tepedeki 15-20 cm’lik kısım kuruyabilir. Bundan endişe etmemek gerekir. Çünkü ertesi yıl ilkbaharda havaların ısınması ile birlikte, bu kuruyan kısmın altında en üstteki göz sürmekte ve ileride bu kısımdaki kerestede önemsiz bir halka meydana gelmektedir. Mücadele : Paulownia’nın fazla zararlısına rastlanmamakla birlikte, bazı tırtıllar yapraklarını yiyebilmekte bu da büyümenin yavaşlamasına neden olmaktadır. Bu durumda sevin ve bunun gibi zirai mücadele ilaçları ile ilaçlama yapılır. Prof.Dr.Ahmet MENGÜÇ
 

GENOTİP VE ÇEVRE FAKTÖRLERİNİN ASMADA (Vitis vinifera L. cvs.) DOĞAL POLİEMBRİYONİ ÜZERİNE ETKİLERİ*

e-Posta Yazdır PDF

GENOTİP VE ÇEVRE FAKTÖRLERİNİN ASMADA (Vitis vinifera L. cvs.) DOĞAL POLİEMBRİYONİ ÜZERİNE ETKİLERİ*

GENOTİP VE ÇEVRE FAKTÖRLERİNİN ASMADA (Vitis vinifera L. cvs.) DOĞAL POLİEMBRİYONİ ÜZERİNE ETKİLERİ*Mehmet BİLİR¹, Y. Sabit AĞAOĞLU²ÖZETBu çalışmada ülkemizin önemli şaraplık çeşitlerinden Kalecik karası, Hasandede, Narince ve Emir çeşitleriyle literatürde yer alan, diğer poliembriyoni çalışmalarında başarılı sonuçlar verdiği bilinen yabancı kökenli Pinot noir çeşidinin poliembriyoni frekansı ve poliembriyoni üzerinde genotip ve çevre faktörlerinin etkileri araştırılmıştır. Çeşitlere bağlı olarak çimlenmiş tohumlar arasında %0.044 ile % 0.082 arasında doğal poliembriyoni frekansı tespit edilmiştir. En yüksek poliembriyoni oranı Emir çeşidinde %0.082 olarak gözlemlenirken, Hasandede’de % 0.044, Kalecik karası ve Pinot noir’de %0.049, Narince’de % 0.059 olarak görülmüştür. Çeşitlerin tamamında görülen poliembriyoni frekansı % 0.057’dir.Farklı çimlendirme sıcaklıklarının poliembriyoni üzerine etkilerinin incelendiği denemede 24 ºC ve 27 ºC’de çimlendirilen tohumlarda daha fazla poliembriyoni gözlemlenmiştir. Farklı anaçların poliembriyoniye etkilerinin araştırıldığı denemede 99 R anacı üzerine aşılı Hasandede bitkilerinde en yüksek poliembriyoniye (% 0.216) ulaşılırken 5 BB’de % 0.147, 1103 P’de % 0.138 olarak tespit edilmiş, Kalecik karası’nın 5 BB anacı üzerine aşılı olanlarında % 0.088 ve 1103 P anacı üzerindekilerde ise % 0.044 oranında poliembriyoni görülmüştür. Omca yaşlarının poliembriyoni üzerine etkilerinin incelendiği denemede genç(≤5 yaş) omcalarda hiç poliembriyoniye rastlanmazken, orta yaşlı (6-12 yaş) ve yaşlı (≥30 yaş) omcalarda birbirine yakın olmakla birlikte % 0.10 ve % 0.09 oranlarında poliembriyoni gözlemlenmiştir. Ekolojik farklılığın poliembriyoni üzerine etkisi tam olarak ortaya konamazken, yıllara göre iklimsel değişikliğin etkisinin incelendiği denemelerde iklimsel değişikliklerin poliembriyoni üzerine etkili olduğu saptanmıştır.ANAHTAR KELİMELERAsma (Vitis vinifera L.), tohum, çimlenme, poliembriyoni, genotipEFFECT OF GENOTYP AND ENVIRONMENTAL FACTORS ON SPONTANEOUS POLYEMBRYONY IN GRAPEVINE (Vitis vinifera L. cvs.)SUMMARYIn this study, effects of genotyp and environmental factors on polyembryony and it’s frequency in some very important vinegrape cultivars of Turkey (Vitis vinifera L. cvs. Kalecik karası, Narince, Hasandede and Emir) and Pinot noir. Spontaneous polyembryony frequency was determined to wary between 0.044% and 0.082% in germinated seeds. The highest rate was 0.082% in Emir. The other varieties, Hasandede, Kalecik karası, Pinot noir and Narince had different polyembryony rates, 0.044%, 0.049%, 0.049%, and 0.059%, respectively. Polyembryony frequency observed for all cultivars was 0.057%. To observe the effects of different germination temperatures on polyembryony, seeds germinated at 24ºC and 27ºC showed more polyembryony. Effects of rootstocks was also studied. Hasandede grafted onto 99 R showed the highest polyembryony (0.216%), whereas ones on 5 BB and on 1103 P 0.147%, 0.138%, respectively. Kalecik karası plants grafted onto 5 BB resulted in 0.088% and onto 1103 P gave 0.044% polyembryony. 5 years old vines showed no polyembryony, but 6-12 and 30 years old vines demonstrated similar values of polyembryony ( 0.10% and 0.09%). Ecological differences on polyembryony were not classified. However the effect of ecological changes over years had an effect on polyembryony. KEY WORDSGrapevine (Vitis vinifera L.), seed, germination, polyembryony, genotyp* Bu çalışma ilk isme ait Yüksek Lisans Tezi’nin bir bölümüdür.1 Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Yayın Dairesi Başkanlığı-Ankara2 Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü- Ankara
 


JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL

Sponsorlar

Site İçi Arama

Son Yorumlar


Language

English French German Italian Portuguese Russian Spanish

Sponsorlar

İnternet Araması

Anketler

Hükümetin Tarım Politikasını Nasıl Buluyorsunuz?
 

Online Üyeler

Şuanda 8 konuk çevrimiçi