Ziraatciyiz - Organik Tarım - Tarım Teknolojileri

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

Yerli Irklar Yok Oluyor!

e-Posta Yazdır PDF

Yerli Irklar Yok Oluyor!

Merinos, İmroz, Kıvırcık, Sakız, Ankara Keçisi koruma
altında

Yerli ırklar yok oluyor

Çizgili sırtlanlar tükendi, vaşaklar azaldı, sazlık
kedisini zevk ve kürkü için avladık; doğal yaşam
döngüsü içinde ölen hayvanların leşlerini yiyen
kalmayınca, leşlerde salgınlara yol açacak etkenler
çoğaldı.

Osman NAMDAR


(Veteriner Hekimler Derneği Genel Sekreteri)

3-3,5 milyar yıl önce yeryüzünde yaşamın ilk
belirtileri başladıktan sonraki milyonlarca yıl içinde
bitkiler ve hayvanlar evrimleşti, çeşitlendi, çoğaldı,
azaldı, değişti. Günümüzden 5-9 milyon yıl kadar
öncesini ise insanlık tarihinin başlangıcı
sayabiliriz. 1,7 milyon yıl önceye kadar Homo erectus
, yarım milyon yıl önce ise bugünkü insana en yakın
olan Homo sapiens görülmeye başladı. 40.000 yıl kadar
önceyse insan soyu aletlerin ilk çeşitlerini
kullanmaya başladı. Gergedan, fil gibi hayvanları
avlayabiliyordu artık. Daha sonraları ipliği, sonra
oltayı, balık ağını yaptı, kapan kurdu; kuş ve
balıklar da yedikleri arasına girdi.

Son 11.000 yıl içerisinde ise hayvan ve bitkileri
evcilleştirdi; yeryüzünün belli bölgelerine iyice
yerleşmeye başladı. M.Ö.10.000'den itibaren
evcilleştirilen ilk köpek olmak üzere keçi, koyun,
domuz, sığır, at gibi hayvanlar; M.Ö. 8500'den
itibaren ise çift sıralı buğday, tek sıralı buğday,
arpa, mercimek, bezelye, nohut, zeytin, üzüm, incir
gibi bitkilerdir.

Çok doğal olarak bu hayvanların evcilleştirildiği
coğrafyanın merkezi evcilleştirme için gerekli olan
'biyolojik paket'in en iyi olduğu ve 'Bereketli Hilal'
denen İsrail, İran, Türkiye üçgenidir (Harita.1). Bu
coğrafyada insansoyunun ilk yiyecek üretimine geçmiş
olması boşuna değil. Bu bölge evcilleştirilebilecek
türlerin yabani ataları ve genetik çeşitlilik
bakımından yeryüzünün en zengin bölgesiydi. İklim
olarak deniz seviyesinin en alt noktasından başlayan,
Toroslar'ın inişli çıkışlı çeşitli yükseltileriyle
zenginleşen, İran'daki Zağros dağlarının 4500-5000
metre yüksekliğine kadar yayılan Akdeniz iklimi ayrı
bir şanstı. Ayrıca Avrupa, Asya, Afrika'nın kavşak
noktasıydı ki insansoyunun yeryüzüne yayılışı sırasına
(Harita.2) ve sonrasında kültürlerin geçişkenliği
apayrı bir bilgi transferine neden oluyordu.

Bu coğrafi yapı Anadolu'yu ve Mezopotamya'yı bitki ve
hayvan çeşitliliği yönünden yeryüzü cenneti yapmıştı.
Anadolu'da şu an bile 11.000 civarındaki otsu ve
odunsu bitkiden 3700 kadar endemik bitki türü var ve
göçmenkuşların göç yolları üzerindeki en uğrak
alanlardan biri olma özelliğini hâlâ koruyabiliyor.

İçanadolu'nun stepleri ise bu tarihsel zenginliğe
başka bir değer katıyordu. Büyük botanikçi Hikmet
Birand , Anadolu Manzaraları adlı kitabında bu konuyu
şiirsel bir dille: ''Koyunsuz step olur mu? O da
buğday gibi steplidir'' dedikten sonra, ''Bu ovanın
koyunu ak, sığırı karadır. Ak koyun yavşanda, kara
sığır sazda yayılır. Bu sazlar sivrisinek değil
sukuşlarının ve benim cennetimdir'' diye anlatır.

İşte bu coğrafya dünyanın kalbidir.

Aksak Timur, Yıldırım Bayezıt ile savaşmak üzere
ordusu ile Çubuk Ovası'na geldiğinde fillerini ormanda
saklayabiliyordu. Ordusu ise iaşe taşımıyor, avcı
birliklerinin avlayıp getirdiği geyik, karaca, tavşan
ve keklik lerle yiyeceğini sağlıyor ve besleniyordu.
Şimdi Asya fili kalmadı da yabaneşeği, yabani sığır,
aslan, çita, kunduz, yılanboyun kaldı mı?

Ormanları hiç tükenmeyecekmiş gibi yaktık, yaban
hayvanlarını eti için ya da keyif için vurduk,
elimizdeki gen kaynaklarımızı yanlış ıslah
yöntemleriyle ya da verimi düşük diye yok ettik, sulak
alanları tarım yapıp çok kazanacağız diye kuruttuk:
hep insan için!

İlk deneyimi Toroslar'ın tepesinde Avdan Gölü'nü
kurutarak yaşadık: sular çekildi, ortamın nemi azaldı,
elmalar çiçeğe duramaz oldu, kuşlar gitti, sedir
ağaçlarını parazitler sardı. Doğanın dinamik
dengesinin bozulduğu yerlerde felaket zincirleri
birbirini izler. Toplumlara ise bedeli çok yüksek
olur. Tıpkı fıkrada Temel'in idama mahkum olduktan
sonra, bir diyeceği olup olmadığını soran yargıca
verdiği yanıt gibi. ''Ha bu bana ders olsun'' demişti
Temel; bu bize ders oldu! Ama Sultansazlığı'nı
kurutmayı, Menderes Deltasını ıslah etmeyi
projelendirmeyi unutmadık. Artık dağlarımızda
kaplanlar gezmiyor. Boz ayılar azalıp, son Anadolu
Parsı da avcıların övünç fotoğraflarıyla 1974 yılında
dağlardan çekilince üretim artışı için ormanlardan
açılan tarlalarda ürünü yabandomuzlarından korumak
derdini sardık başımıza.

Sürüleri korumak için Akbaş ve Kangal ırkı
köpeklerimize sahip çıkmak için yabancıların alıp
götürmesini beklerken; ''at vebası'' salgınında ölen
at leşlerini kurtları öldürmek için zehirledik ve
şahkartalların, kızıl kartalların, akbabaların
gökyüzünde alımlı süzülüşlerini gören yok artık.
Çizgili sırtlanlar tükendi, vaşaklar azaldı, sazlık
kedisini zevk ve kürkü için avladık; doğal yaşam
döngüsü içinde ölen hayvanların leşlerini yiyen
kalmayınca, leşlerde salgınlara yol açacak etkenler
çoğaldıkça çoğaldı. Artan hastalıklardan kurtulmak
için daha fazla ilaç, daha fazla 'zararlıları yok
edecek zararlı' kimyasallar üretiyoruz ama, derdimize
çare değil hiçbiri. Tam tersine derdimize dert
katıyor. Oysa ekosistemler bu dengeyi kendiliğinden
kurar, sisteme en az zarar verecek şekilde, ortamı en
kısa zamanda yaşanabilir kılar.

Dünya'da ilk evcilleştirilen türler ve akrabaları 2900
civarında ırktan oluşur. Bu ırkların 500 kadarı yok
olma ile yüz yüze. Buna bağlı olarak da 'Gen
Kaynaklarını Koruma' amaçlı projeler geliştiriliyor.
Ülkemizde ise ilk yaban hayattaki türlerden türkülere,
tarihi efsanelere konu olan alageyik ve ceylanlar
milli parklarda ve av üretme istasyonlarında koruma
altına alındı. Ama onları beslerken uzmanına sormadan
bekçilere yemlettik de birçoğunu hasta ettik ya,
olsun. Yaban koyununu da etrafına tel örgü çekerek
korumaya aldık; yakın akrabalarıyla çiftleşerek
çoğaldıkları için soyları bozulmaya doğru gidiyor.
Kısaca nasıl koruma altına alacağımızı da bilmiyoruz.
Korurken zarar veriyoruz.

Asıl en kötü durumda olanlar evcil ırklar. Çünkü
onları korumaya almadan tükettiklerimiz var. Yerli
sığır ırk ve tipi olan 20 ırk ve tipten 6 ırk elimizde
kaldı. Verim düşüklüğü bir tarafa konursa tırnak
yapılarının sağlamlığı, sağlam meme dokusu, uzun
ömürlülük, yavruların hayatta kalma gücü, zor
koşullara ve hastalıklara dirençleri göz önüne
alındığında yerli ırklarımızın bir çok üstün özelliği
var. Güneyanadolu Kırmızısı, Doğuanadolu Kırmızısı,
Yerli Kara, Boz ırk sığırlarımız koruma altındalar.
Merinos, İmroz, Kıvırcık, Sakız, Güney Karaman koyun
ırkları, Ankara Keçisi, Kangal Köpeği, Türk Tazısı,
Ankara Kedisi ve Van Kedisi ile Denizli ve Gerze tavuk
ırkları da ''Hayvan Gen Kaynaklarının Muhafazası
Projesi'' kapsamında, koruma altındalar artık.
Sağlıklı bir genetik koruma için populasyonun gen
yapısındaki daralmaları engellemek amacıyla sürekli
yenilenmesi gerekir. Ancak şu an ülkemizde bu kadar
çeşitliliği sağlayacak kaynağın kalıp kalmadığı
kuşkulu.

İvesi koyunu ve Güneyanadolu Kırmızısı tarihsel olarak
Aves ovası ve batısında evcilleştirildi. İsrailliler,
bu iki ırkı uygun ıslah yöntemleriyle geliştirilerek
İvesi koyunundan 600-1000 litre, Güneyanadolu
Kırmızısından 7-8 ton süt elde edebiliyorlar; ama biz
ısrarla bizim coğrafyamıza uyumu hâlâ sorunlu olan
yabancı ırklarla hayvancılığımızı geliştirmeye
çalışıyoruz.

Yeryüzünde geçtiğimiz yüzyılın belki de en yanlış
kanısı kârlı üretimin çok verim almak olarak
algılanmasıydı. Dünya üzerinde her ğey üretim artışı
için; daha fazla üretim, daha fazla kâr! Bu yüzden 20.
yüzyılın son 30 yılında gerçekleşen hızlı büyüme doğal
kaynakların yüzde 30'unu bir daha yerine konulamayacak
biçimde yok etti. Oysa Mencius M.Ö. 4. yüzyılda,
''Tarladaki düzeni bozmazsan ihtiyacından fazlasını
üretirsin; ağının gözleri küçük olmazsa yeterinden
fazla balığın olur; ormana baltayı belirli ve uygun
zamanda vurursan yeterinden fazla keresten olur''
demiş. Dünyamızın durumundan anladığımız kadarıyla,
Mencius'a bunca yıl kimse inanmamış. Sözlerinin
doğruluğunu daha yeni yeni anlayabiliyoruz.

Murray Bookchin ''Doğanın tahakküm altına alınmasının
altında, insanın insana tahakkümü yatar'' diyor. Bütün
üstümüzdeki lanet, doğaya tahakküm etme arzumuzdan
kaynaklanıyor. Bizi hızla tükenişimize doğru
sürükleyen asıl yanlışımız da bu arzumuz.
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Sponsorlar

Site İçi Arama

Hava Durumu


Language

English French German Italian Portuguese Russian Spanish

Sponsorlar

İnternet Araması

Anketler

Hükümetin Tarım Politikasını Nasıl Buluyorsunuz?
 

Etiket Bulutu

Online Üyeler

Şuanda 12 konuk çevrimiçi